Ana Menu
Şu anda 3 konuk çevrimiçi

Üç Günlük Tahminler
Tüm Iller
Reklam
Bir buket Gardenya (Anneler günü için tüm annelere) Yazdır e-Posta

BiR BUKET BEYAZ GARDENYA


Marsha’ya dokuz yaşından beri her doğum gününde,kim olduğunu bilmediği bir
kişiden,beyaz bir gardenya buketi geliyordu. Çiçeklerin üzerinde ne bir not,ne de
bir ad vardı…
Her yıl çiçekler geldikten bir gün sonra kasabamızın çiçekçisine gider,beyaz
gardenyaları kimin gönderdiğini öğrenmeye çalışırdım. Fakat bu kişinin kim
olduğunu hiçbir zaman bulamadım. Çünkü çiçekleri gönderen kişi,bedelini kredi
kartıyla değil,peşin parayla ödüyordu.
Birkaç yıl sonra bu merakımdan vazgeçtim. kadife yumuşaklığında bir kağıdın
üzerinde yuvalannıışcasına duran bu kocaman bembeyaz çiçeğin güzelliği ve baş
döndürücü kokusu bana fazlasıyla yetiyordu artık.
Fakat buna karşın yine de çiçekleri gönderen kişiyi zaman zaman düşünmekten
kendimi alamıyordum. İçtenlikle söyleyeyim:O kişinin kim bilir ne denli olağan üstü
bir insan olduğunu düşündüğüm anlar,yaşamımsa en çok mutluluk duyduğum
anlarım oluyordu. İster erkek,ister kadın olsun,kimliğini belirtmekten çekinen bu
kişiyi,arada sırada da olsa öylesine merak ediyordum ki…
Bu konuda düş kurmama annemde yardımcı oluyordu. Bana,kendisine çok özel bir
iyilik yaptığım için beni takdir eden birinin olup olmadığını soruyordu. Belki de
alışveriş dönüşünde paketlerini arabasından boşaltmasına yardımcı olduğum bir
komşumuzdu bu armağanı yollayan. Ya da kış boyunca gelen mektupları kendisine
verdiğim yaşlı adam mıydı acaba?Yerler buz tuttuğu için her an düşüp bir yerini
inciteceğinden korkardı. O nedenle mektuplarını bahçedeki posta kutusundan alıp
ben verirdim ona. Yine de,ergenlik çağındaki her genç kız gibi beni en çok mutlu
kılan düşünce bütün bunların,bana aşık olan bir delikanlılın ya da tanımadığım
halde dikkatini çekmiş olabileceğim bir kişinin işi olmasıydı.
İlk gardenyayı alışımın üzerinden oldukça uzun bir süre geçmişti. 17 yaşındaydım
ve flört ettiğim çocuk bir gün benden ayrılmak istediğini söyledi.
Aslında beni hep anlardı annem. Öfkeli bir anımda bile,”Beni hiç
anlamıyorsun!”dediğimi ve yüzüne kapıyı çarpıp odama kapandığımı hiç ama hiç
anımsamıyorum.
Liseden mezun olmama bir ay kala,babam kalp krizinden öldü. Duygularım terk
edilmişlik,korku ve karşı konulmaz bir kırgınlık arasında gidip geliyordu. Babam
yaşamımın benim için çok önemli olaylarından kimilerini kaçıracaktı çünkü.
Yaklaşan mezuniyet töreni,mezuniyet balosu ve sınıf geçme sevincime çok
öncelerden duymaya başladığım ilgim bir anda yok olmuştu. Ancak annem,acı
dolu olmasına karşın,ilgisizliğimin sözünü bile duymak istemiyordu.
Babamın ölümünden bir gün önce,annemle birlikte mezuniyet balosu için bir elbise
almaya gitmiştik. Çok gösterişli,kırmızı,mavi ve beyaz noktalı bir giysi almıştık.
Kendimi bir film yıldızına benzetmiştim. Giysim çok güzeldi,fakat,bedeni bana biraz
büyük geliyordu. Ertesi gün babam ölünce,o güzel giysimi bile unutmuştum. Ama
annem unutmadı. Balodan bir gün önce,elbiseyi uygun beden ölçülerine getirilmiş
biçimde,oturma odasındaki kanepenin üzerinde buldum.
Giysim öyle güzeldi ki gören bunun bir prenses giysisi olduğunu sanırdı. Bana son
derece zarif bir biçimde,sevgiyle armağan edilmişti. Yine de yeni bir elbisemin
olması yada olmaması hiç umurumda değildi. Ama annem için her şey farklıydı.
O,çocuklarının,sevildiklerinin farkında olmalarını,yaratıcılıklarını geliştirmelerini,düş
güçlerini her zaman geniş tutmalarını,en kötü koşullarda bile dünyada iyilik ve
güzellik kavramlarının bulunabileceğini içlerinde duymalarını isterdi hep. Annem
çocuklarının bir gardenya gibi güzel ve güçlü olmalarını,onun büyülü havasını ve
gizemini ruhlarının bir parçası olarak taşıdıklarını görmek isterdi.
Ben evlendikten on gün sonra öldü. Yirmi iki yaşındaydım. O yıl gardenyalar
gelmedi. O yıldan sonra ise,bir daha hiç gelmedi…